SAĞ-SOL ve MİLLİ-GAYRİ MİLLİ Mustafa KIZIKLI 8 Şubat 2012 Çarşamba 10:04
Sağcı, solcu ayrımıyla yıllarca çatışmalar yaşandı. Bir taraf milletin ve devletin bekası için emperyalizm ve komünizme karşı bir mücadele verirken, diğer taraf da halkların kardeşliği için emperyalizme ve sömürüye karşı bir mücadele içindeydi. Bunlara iman edilmişti ve bu uğurda ölündü, öldürüldü, bedeller ödendi. Şimdi geriye bakıldığında, iki tarafı da tahrik eden, birbirine kırdıran elin aynı el olduğu açıkça görülmektedir. Biz bu çatışmalarla oyalanıp birbirimiz yerken, o elin sahibi kurnazdı ve günün birinde sürecin doğal gereği olarak uyanacağımızı da hesap etmişti. “Ayının kırk türlü oyunu vardır, kırkı da ahlat (armut) üzerinedir” özdeyişindeki gibi o el, diğer oyunlarını sahneye koymak için, başka yumurtalarını da kuluçkaya yatırmıştı. O yumurtalar sağ ve sol diye ayrılan iki kesimin altında büyütüldü, geliştirildi ve bu gün yetişkin hale getirildi. 1980 darbesini tepemize yediğimizde uyanmaya başladık. Zaman içinde fark ettik ki sağ cenahın altında okyanus ötesi kontrollü cemaat yapılanmaları büyütülmüşken, sol kesimin altında da yine okyanus ötesi kontrollü PKK yapılanması büyütülmüş ve figüranlar sahneye sürülmüştü. Bu gün bu figüranlar tam bir yıkım ekibi olmuşlar; para, lojistik ve idari desteği de tam arkalarına alarak seslerini yükseltip yaşamın her alanına el atmaya başlamış, fütursuzca faaliyetlerine devam etmektedirler. Bu şekilde sahneye sürülen figüranların bütün faaliyetlerini demokrasi, diyalog, ezilmişlik ve inanç üzerine kurgulaması, oldukça geniş kesimlerin kandırılmasına yettiği gibi, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir ideolojik körlük ve saplantıya da sebep olduğu görülmektedir. Öyle ki, kişinin iyi niyetli olması ideolojik kör olmasını engellemediği için bütün iyi niyetiyle okyanus ötesi baronların oyunlarında piyon olmaktan kendisini kurtaramamaktadır. Kendisinin iyi niyetli olduğuna inanan bu kişiler (ki çoğu gerçekten öyledirler), yurttaş olmak yerine kendilerine biçilen “tebaa” rolüyle kullanıldıklarını, Türk milletinin, devletinin bekasına nasıl hançer vurduklarını, kimin hesabına çalıştıklarını bir türlü fark edememektedirler. Fark edenler de midelerinden bağlı oldukları için ses edememektedirler. Bu da yetmez gibi kullanılmak için bütün benliklerini kerameti kendinden menkul birilerinin emrine sunmaktadırlar. “Gerçeklere ideolojik körlük içinde bakan insanların, topluma yapacakları herhangi bir iyilik olamaz. Körlüğü ve köleliği gönüllü olarak benimsemiş bir kişi ileri düzeyde bir zavallı olup, herhangi bir gelecekte insanlığa katkısı da sınırlı olacaktır. Hiç kimse bizzat kendisi izin vermedikçe hiçbir güç onu kullanamaz.” Prof.Dr. Özcan Yeniçeri hocanın yukarıda yaptığı tespit, Türkiye’nin içinden geçtiği süreci özetlemektedir. İdeolojik körlük yaşamayan kesimlerin, artık dışarıdan ithal “sağ-sol” diye bilinen kavramlarla ayrışmanın, gayri milli olan herkesi kucaklayan yeni figüranların ekmeğine yağ sürdüğünü fark etme zamanı çoktan gelmiştir. Artık sağ-sol yerine yeni taraflar oluşmuştur. Bu taraflar “milli” ve “gayri milli” olmak üzere cepheler netleşmiştir. Herkesin nerde durduğunun ve nerde durması gerektiğinin muhasebesini yapmasının tam zamanıdır. Artık sağ-sol demeden “Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır” demek vaktidir. Bir araya gelindiğinde, inanç tacirlerinin “vay efendim sağcı-solcu bir araya geldi” diye velvelesine kulak tıkamak vaktidir. Çünkü onların bizlere biçtiği rol bizim kavga edip birbirimizi yememizdir. Bu şekilde biz birbirimizle uğraştığımız, uzak durduğumuz sürece onlar semizleşecek, irileşecek, tıpkı farenin insan uzvunu kemirirken nefesiyle narkoz etkisi yapması gibi Türk milletini kemirecek, Türk gençlerini devşirecek böylece Amerikalı ve Avrupalı patronlarından aferin alacaklardır. Bunlara fırsat verildiği sürece İstiklal marşını kaldırılmaya çalışacaklar, milli bayramların kutlanmasını kaldıracaklar, Atatürk düşmanlığı yapacaklar ve Cumhuriyetin temel ilkelerini kaldıracaklar, Anayasadaki Türk kavramını kaldıracaklar, okul müfredatlarından milli olan ne varsa ayıklayacaklardır. Vs. vs. Neseplerindeki bozukluktan mütevellit bütün kinlerini kusma imkânını bulacak, satılmış beyin ve ruhlarının tezahürünü ortaya dökeceklerdir. İpinin ucu ABD’ye bağlı olanlar, dincilik, din tacirliği yaparak “dindar gençlik” yetiştirilemeyeceğini, ancak kendileri gibi “din-iman taciri” yetiştirebileceklerini bildikleri halde bunu “dindarlık” gibi sunacaklaradır. Bütün bunlara rağmen vatanını milletini seven ve geçmişte sağcı-solcu diye adlandırılan insanlar bir araya geliyor diye ortalığı velveleye veren bu çığırtkanların, kendilerine ve efendilerine hizmet edildiği sürece sağcısı-solcusu, Hristiyan’ı-Müslüman’ı, ayyaşı-sofisi, haini-vatanseveriyle hiçbir ayrım yapmadan hepsiyle bir ve beraber olduklarını da gözden kaçırmamak gerekiyor. Onlara göre bunun adı “diyalog”, “hümanistlik”, sözde “demokratlık” tır ve çok iyidir. Ama bu milletin farklı siyasal görüşlerden insanları bir araya gelip “önce vatanım, milletim” derse çok kötüdür. En büyük korkuları ve defterlerinin dürüleceği durum budur, onun için hoşnutsuz olurlar, bir yerlerine ateş düşmüş gibi bağırırlar, her türlü iftirayı atarlar. Artık taraflar netleşmiştir. Kimin mandacı, kimin millici başka deyişle kimin hain, kimin vatansever olduğunu tespit etme, konumumuzu belirleme, muhasebesini yapma zamanıdır. Satılmış, teslim alınmış medya aracılığıyla, her gün maruz kaldığımız toplum mühendisliği, propaganda ve bilgi kirliliği oyunlarına kanmadan tarafımızı belirleme zamanıdır.
Bu muhasebeyi yapabilmek, somutlaştırmak için bir yöntem ve kıstas bulmanın da zamanı gelmiştir. İşte size bir yöntem ve kıstas… Bir an gözlerimiz kapatalım ve tarih içinde zaman yolculuğu yaptığımızı düşünelim. Şimdi 1919 Türkiye’sinde yaşadığımız farz edelim ama bu günkü iktidar, muhalefet ve halkla… Sevr anlaşması imzalanmış (ki bu gün bize dayatılan ve uygulanan odur), vatan parçalara bölünmüş ve işgal altındadır. Düşman gemilerinin demirlediği, sokaklarında düşman devriyelerinin gezdiği İstanbul’dan, eski bir gemiyle vatanı kurtarmak için Karadeniz’in azgın sularından Samsun’a çıkılacaktır. Bu yolculuğun sonunda şehit düşmek, esir düşmek, düşman eline geçmek, sahip olduğunuz her şeyi kaybetmek, gidip de dönmemek ihtimaliniz de vardır. Şimdi düşünelim; bu gemiye kimler binmeyi gönüllü kabul eder, kimler binmez? İktidar partisi mensupları biner mi sizce? Muhalefet partisi mensuplarından hangileri biner? İş adamlarımızdan kimler biner? Gazetecilerimizden binecekler kimler olur? Hangi sivil toplum örgütünün mensupları biner? Hangi cemaatin lideri o gemide olur? Ve son soru; siz o gemiye binip vatanı kurtarmak için risk almaya, bedel ödemeye razı olur musunuz? Cevabınız “Evet” ise; o gemiye gönüllü olarak bineceğini düşündüğünüz insanlarla aynı safta olmanız gerekir. Diğerlerinin “ne mal” olduğunu zaten tahmin etmişsinizdir… Cevabınız “Hayır” ise; söylenecek bir şey yok, o “ne mal” olduğunu bildiklerimizdensinizdir..! ————- Mustafa KIZIKLI Köşe Yazısı Yorumları Yorum EkleBu habere henüz yorum yapılmamıştır, ilk yorum yapan siz olun.
Bu sitede yayınlanan içeriğin her hakkı Yüce Türk Milletine aittir.Kaynak gösterilerek yayınlanması hüsn-ü zandandır.2009-2011 Yazılım:Haber Sitesi Kur